• BIST 108.953
  • Altın 144,253
  • Dolar 3,4810
  • Euro 4,1079
  • İstanbul 25 °C
  • Diyarbakır 34 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 28 °C
  • Berlin 21 °C

Popüler Tarihin efendisi; Akgündüz Metinleri (2)

Popüler Tarihin efendisi; Akgündüz Metinleri (2)
"Saîdê Kurdî, Muhakemat eserinin 8. Mukaddimesinde ifade ettiği gibi İslam dünyasında, Hicri 300’den sonra ilmi çalışmaları yarı yarıya terk edilmişti, 500’den sonra tamamen bıraktı."

İttihad Terakki ve Abdulhamid’e Dair Bir Kritik:

Tanzimat’tan ikinci Meşrutiyete kadar olan ve nihayetinde 1 Kasım 1918 yılında İttihad-ı Terakkinin son kongresine kadar kısım çok boyutlu etraflıca değerlendirmek gerekmektedir. Bu konu ben “Dördüncü Bakış” kitabının ikinci cildinde etraflıca değerlendireceğim, önemli bir konu, özellik Saîdê Kurdî’nin, İttihad Terakki’nin Abdulhamid’e muhalefetleri ve Meşrutiyet noktasındaki pozisyonunu tespit etmek açısından can alıcı bir konu olduğunu düşünüyorum.  Tabi ki ben bu konuya değinmeyeceğim, ama şunu hatırlatmak istiyorum; bu meselede 1870’li yıllarından ta 1918’e kadarki zamanda, olan bitenlere bir göz atmak gerekir. Zira Saîdê Kurdî metinlerini anlamak, mutlak anlamda bu süreci bilmek ile ilgili olduğunu belirtmek istiyorum. Peki, 1839-1908 ve İttihad Terakki’nin son kongresi 1918 tarihine kadar olan siyasi gelişmelerden “habersiz olanın” başına ne geldiğe bir bakalım.

Saîdê Kurdî, Muhakemat eserinin 8. Mukaddimesinde ifade ettiği gibi İslam dünyasında, Hicri 300’den sonra ilmi çalışmaları yarı yarıya terk edilmişti, 500’den sonra tamamen bıraktı. Bin ikiyüzlü yıllara gelindiğinde artık her şey skolâstik tahtiyecilik ile köhneleşmiş bir durum söz konusuydu; ilim tamamen bırakılmış, İslam dünyası her yönden çökmeye yüz tutmuştu. Buna karşı, Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh’lar bir yandan, bir başka yandan belli bir gazete çevresinde kümelenen aydın kitle bir çare arama yoluna giriştiler.

Mesela; Ahmet Rıza ve Meşveret Gazetesi, Murat bey ve Mizan, Abdullah Cevdet ve İçtihad, Osmanlı Gazetesi ve çevresi, Prens Sabahaddin ile somutlaşan akım, Şûrayı Ümmet grubu, ( tasnif Şerif Mardin’e ait)  ayrıca Namık Kemal ise bir yandan Batı ve Doğu dualitesi arasında bir formül arıyordu. Bir yandan “Devair-i Belediye” taraftarlığını yani “Paris Komünü”nü savunurken diğer yandan “Doğal Hukuk” ile “Şer’i Hukuk”un ortak yanlarını gösterme çabasındaydı. Her neyse, bu ve benzeri aydın kadrosu çareler aramaya koyuldu. Osmanlı aydınları değişik gazete, dernek vs isimler altında örgütlenmeye başladılar. Bunların başında İttihad Terakki geliyordu. Saîdê Kurdî Kürt Teavvün ve Terakki kadrosundan, M. Akif ve benzeri aydın, din âlimleri, resmen değilse de fiilen destek veriyorlardı.

Bütün bu arayışlar ve ittifak edilen yoğunlaşılan noktalar: Meşrutiyet ve Hürriyet ile Osmanlı bünyesinde olan farklı milletlerin ve etnik dini azınlıkların siyasi hukuki haklarının temini.

Bir başka nokta Din ve Fen ilimlerinin gelişip olası Osmanlı Federal yapısına siyasi ekonomik katkıları ve nihayetinde İlim ve Fen ittifakıyla ortaya çıkacak olan aydınlanma ile İslam dini, hurafelerden ve yanlış anlaşılmalardan kurtarmak. Bu ahval içinde Abdulhamid nerde durmaktadır?

Saîdê Kurdî Abdulhamid’in ehli istibdad ve statükocu olduğundan 33 yıl boyunca totaliter bir yapı kurarak bu muhalif kanada her türlü istibdad’ın çeşitlerini uyguladı.  Muhalif kanadın içinde % 10 veya 20 (Münazaratın Türkçesinde % 10, Arapçasında % 20 şeklinde geçiyor. Münazaratın baskı tarihi, 1911) art niyetli veya samimi olmakla beraber, Allah’a ve ahrete inanmayanlar girebildi. Nihayet 1908’de İttihadçılar iktidarı, daha sonra hükümeti ele geçirdiler. Fakat İngilizler, İttihadçıların bu işi becereceklerini gördüklerinden, önce Libya sonra Balkan, daha sonra Birinci Dünya Savaşını tetiklettiler. Neticede, Osmanlı çöktü İttihad Terakki’nin içindeki %10 kesim üzerinden Türkiye’yi kurdurdular.

Saîdê Kurdî’de yeni bir iman hareketi ve yeni bir inşa projesine girişti. Çünkü artık “dinsizlik, materyalizm ve ifsad” her tarafı sarmıştı.  Saîdê Kurdî bu yeni düşmana karşı kendisi, en küçük iman kırıntısı olan her kesimi her bireyi iman cephesinde her kim varsa hepsini kucakladı.  Maalesef bugün İslam âleminin çektiği bütün sıkıntıların sebebi, İttihadçıların farklı milletler ve etnik dini azınlıklarla gerçekleştirmek istenilen projelerinin gerçekleşmemesi ve Müslümanların eski Abdulhamid çizgisinde kalmasıdır.

İşte özet olarak anlattığım Saîdê Kurdî’deki bu değişikliği bilmeyenler, Saîdê Kurdî ve dindar dava arkadaşlarını suçluyorlar. Bunlara karşı, kayıtsız şartsız Abdulhamitçi olan Ahmet Akgündüz ve cephesi zoraki olarak tekellüflü kendinden menkul hiçbir dayanağı olmayan cevaplara girişiyorlar. Bilmiyorlar ki; Saîdê Kurdî eski eserlerine dönük “bazı hatiat” söylemleri, içinde bulunduğu bugün icra ettiğim iman hizmetinin kurallarına göre vardır, demektir. Yoksa İslam âleminin içtimaiyatı söz konusu olunca; Saîdê Kurdî yine Eski Said’in hayat-ı içtimaiyeden aldığı dersleri esas alıyor. Yani bir hata yoktur, sadece sözün makamı, muhatabı, zaman ve şartları, koşulları söz konusudur.

Şimdi bu konuda Ahmed Akgündüz’ün ( Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursi ve İlmi Şahsiyeti. Birinci Kitap” metinlerinden bazıları alıntılayalım:

1-Bediüzzaman’ın Hürriyet mücadelesi, Kanûn-ı Esâsî Taraftarlığı ve İttihad-Terakki ile olan Münasebetleri başlıklı bölüm, sayfayı buraya taşımak istemiyor, ama kısa ve öz olarak 1876 Anayasasının sadece Meclis ve seçimle ilgili maddeleri uygulanmıyordu. (Sayfa 427) diyor…

Hâlbuki Saîdê Kurdî, Münazaratta bu Anayasaya, İsimden ibaret müsemmasız bir Kanun-ı Esasi (Anayasa), diyor. Ve Hürriyete Hitap nutkunda Abdulhamid 30 yıl boyunca bu millete istibdad, esaret ve âdete cehennemi yaşattı, diyor.

2-Yine aynı sayfada 93 harbinin sebebiyetini İttihadçılara veriyor. Hâlbuki Saîdê Kurdî, başta İngilizler olmak üzere Avrupalılar, o tarihte Rus’u İslam’a saldırttı, diyor. (Birinci Şua, 28. Ayet)

3- Ahmet Akgündüz Ziya Gökalp ile bilgisi! (bilgi demeye bir delil lazım)  kim olduğuna dair en ufak bir araştırma yapmamış.  Ziya Gökalp düşünsel serüveni Cumhuriyet öncesi ve sonrası farklı olduğunu her belge ve araştırma metinlerinde görmek mümkün. Fakat Akgündüz’ün Ziya Gökalp ile ilgili anlayışını okuduğunuzda öyle bir anlatı var ki; sanki Ziya Gökalp daha ana karnında iken zaten art niyetli idi.

4- Sayfa 428’de: Bediüzzaman ve Mehmed Akif de dâhil İttihadçılar ve taraftarları, 1876 senesinde yayınlanan Anayasanın devleti parçalayacağını göremiyordu,” deniliyor.

Hâlbuki Saîdê Kurdî tam aksine Anayasa Hürriyet ve Meşrutiyetin devleti kalkındıracağını, milletlere nefes aldıracağını; daha sonra parçalandı ise de bunun Hürriyet ve Meşrutiyetin tam uygulanmadığından olduğunu söylüyor. (Münazarat’ın tamamına ve Hürriyete Hitap nutkuna bakabilirsiniz.)

Yine bu sayfada: İttihatçılar kurmaylarından olan Enver, Talat ve Cemalin, Abdulhamid’e karşı yaptıklarına pişman olduklarını aktarıyor. Fakat kaynak verilmiyor. Zira Gerek yok zaten Ahmet Bey’in pür hali bu zaten.

Yine aynı sayfada Prens Sabahattin satılmış adam olarak gösteriliyor. Hâlbuki Saîdê Kurdî: “Onun hamiyetinde asla şüphem yoktur, diyor; (onunla ilgili yazıya bakın..)

Ayrıca Saîdê Kurdî 1918’de yayınladığı Sünuhat’ta Sultan-ı Sabık otuz sene boyunca dini siyasete alet etti; bence dini siyasete alet etmeyenler, İslamiyeti siyasetten ibaret sanan Müslümanlardan daha iyidirler, diyor.

Bu misaller çoğaltmak mümkün, Akgündüz cehaletini’nin en acıklı tarafı ise İslam taraftarı ve Osmanlının yenilenmesine çalışan İttihad Terakki komitesini, sanki 1940’larda Türkiye’de varmış ve daha çok gelişmiş olarak gösteriyor. İşte bu vahim cehalet Saîdê Kurdî’yi Antisemitist gösterenlerin eline delil veriyor. ( Bkz: Ayşe Hür, Emrah Cilasun ve Sayın Mucahit Bilici Tartışmalarına)  Hâlbuki dediğimiz gibi İttihad-Terakki son kongresi 1 Kasım 1918’de merkez umumi binasında toplantı sonrası bitti. Kongre Talat Bey tarafından İtihad-ı Terakki’nin tarihçesi hakkında yaptığı konuşmada: “Vaziyetin aldığı şekil üzerine İttihad ve Terakki hükümeti iktidar mevkiini terk ettiği gibi cemiyetin liderleri de istifa ediyorlar. Cemiyetin bundan böyle izleyeceği hareket hakkında karar vermek kongrenin yetkisindedir.” 2. Kasım’da Talat Enver, Cemal ve bazı arkadaşlarıyla İstanbul’dan uzaklaştılar. Kongre bunu 3. Gününde örgendi. Ve uzun tartışmalardan sonra 5 Kasım toplantısında ittihad Terakki adını tarihe karıştığı yapılan oylamada kabul edildi. Sonra Teceddüt adıyla yeni bir fırka kuruldu İttihad Terakkinin mal varlığı bu fırkaya devredildi. Kongre bu hava içinde kapandı. Fakat ittihadcılık tam anlamıyla bitmemişti, Talat, Enver ve Cemal Paşalar düşünce ve inanışları cercevesinde savaşımlarını sürdürdüler, fakat 1926 Ankara mahkemesi bir diğer anlamıyla İttihad Terakkinin lider kadrosu tasfiye edilmiştir.    

Ve dolayısıyla Ahmed Akgündüz’ün delil getirdiği mektup İttihadçılarla ilgili değildir.

Mektubun aslı şöyledir:

“Otuz sene evvel Darü’l-Hikmet azası iken, bir gün, arkadaşımızdan ve Darü’l-Hikmet azasından Seyyid Sadeddin Paşa dedi ki: Kat i bir vasıta ile haber aldım; kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki: Bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız diye senin idamına hükmetmişler. Kendini muhafaza et. Ben de, tevekkeltü a'lallah, ecel birdir, tagayyür etmez, dedim.

İşte bu komite, otuz sene, belki kırk seneden beri hem tevessü etti, hem benimle mücadelede her bir desiseyi istimal etti. İki defa imha için hapse ve on bir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar (şimdi on dokuz defa oldu). En son dehşetli planları, sabık Dâhiliye Vekilini ve Afyon’un sabık Valisini, Emirdağı’nın sabık kaymakam vekilini aleyhime sevk etmeleriyle, resmi hükumetin nüfuzunu bütün şiddetiyle aleyhimde istimal etmeleridir. Benim gibi zayıf, ihtiyar, merdumgiriz, fakir, garip, hizmete çok muhtaç bir biçareye o üç resmi memurlar, aleyhimde öyle bir propaganda ve herkesi korkutmak o dereceye gelmiş ki, bir memur bana selam etse, haber aldıkları vakitte değiştirdikleri için, casusluktan başka hiçbir memur bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selam etmediklerini gördüğüm halde, inayet ve hıfz-ı İlahi bana bir sabır ve tahammül verdi.. Emsalsiz bu işkence, bu tazyik, beni onlara dehalete mecbur etmedi.” (Emirdağ Lahikası, 142)

Bundan daha da acıklısı, 1920’de yazılan Hutuvat-ı Sitte’de; İttihadçıların başına gelen bu bozgunun sebebini anlatan Saîdê Kurdî’nin bu cevabını Ahmed Akgündüz’ün bilmemesidir.

"(İngiliz) der veya dedirtir: 'Şimdiye kadar sizi idare edenler (İttihad -Terakki) fenalık ettiler, karıştırdılar. Öyleyse bana razı olunuz!'

Bu vesveseye karşı deriz:

Ey el-hannas! Onların fenalıklarının asıl sebebi de sensin. Âlemi onlara darlaştırdın, damar-ı hayatı kestin, evlad-ı nameşruunu onlara karıştırdın. Dinsizliğe sevk ederek dini rüşvet isterdin. Onlara bedel seni kabul etmek, yalnız müteneccis su ile necis olmuş bir libası, hınzırın bevliyle yıkamak demektir. Sen yalnız hayvancasına muvakkat bir hayat-ı sefilâneyi bize bırakıyorsun; insanca, İslamca hayatı öldürüyorsun. Biz ise insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Senin rağmına yaşayacağız!"

Bir Başka Örnek Metin:  (Sayfa: 445)

Kitabın İçindekiler kısmında (sayfa 16.)“Bediüzzaman’ın Niyazi Beye Tavsiyeleri” diye bir başlık görüyorsun. Sayfanın kendisini açıyorsun; hiç tavsiye falan yok; tam aksine Niyazi Beyi göklere çıkartan bir takdir mektubu var. Fakat çok ilginçtir Akgündüz mektubu tercüme ve sadeleştirmediği için (okuyucunun Osmanlıca bilmemesini fırsat kabul ederek) okuyucusunun konunun farkına varmasının önüne geçmiş oluyor. Saîdê Kurdî’nin bu mektubunun tercümesi şöyledir:

Niyazi Beye

 “Ey zamanın Rüstem-i Zali Niyazi Bey! Misal âleminin (her şeyin suret ve fotoğrafının kaydedildiği) küçük bir örneği olan hayalde senin misali heykelini ziyaret ediyoruz. Çünkü şimdi (Meşrutiyetteki) bütün güzellikler, lafız ve kelime olup senin kişilik ve fotoğrafın o kelimelerin içindeki mana gibi görünmekle aklın gözbebeği içinde birden yansıyor. Senin hakiki (gerçek kişiliğini) hayal ve akıllardaki misali ve mecazi kişiliğinle görüştürmek için Selanik’e geldim. Fakat kötü talih, kıskançlık veya nazar değmemek için iki ağır kişiliğin bir araya gelmesine zaman müsaade etmedi. Sizin kurduğunuz mutluluk sarayının (Meşrutiyetin) temelini güçlendirmek için fiili bir teşekkür olarak Kürdistan’a gitmek niyetindeyim.” Said

Ahmed Akgündüz böyle önemli metin parçalarını okuyucusunun aklına yakınlaştırmıyor ve ayrıca bir kelime de yanlış okunmuştur:

“Her bir mehasin-i lafız gibi senin misalin mana gibi içinde görünmekle” ifadesi, Her bir mehasin, lafız gibi; şeklinde olması gerekmektedir.  Bunun manası şöyledir: Her bir mehasin (güzellik,) lafız gibi(dir;) senin misalin (fotoğrafın) o güzelliklerin içindeki mana gibidir.

Tamda konuya son vermek isterken gözüme bir tane daha ilişti. Başta ilave etmek istemedim. Fakat mesele tamamen tersine anlatıldığı için yazmak gerekti. Şöyle ki:

Mesele kısaca şu: Hürriyetin ilan edildiği günlerde henüz Meşrutiyet düzeni tam yerleşmemiş iken, o gün ekonominin çoğu ithalata dayalı idi. Özellikle Avusturya’dan çok mal ithal ediliyordu. Haliyle İttihadçılar, ithalata karşı kampanya başlattılar. Dolayısıyla çoğunluğu Kürt olan İstanbul hamallarının rızkı kesiliyordu. Bediüzzaman Saîdê Kurdî, Meşrutiyete muhalif çevreler, Kürtleri tahrik etmesin, diye gitti; onlara nutuk tarzında tavsiyelerde bulundu, onları ithalat mallarını boykota alıştırdı. Hem hamallık mesleği elden gidiyor endişesinden, hem Hamalların Abdülhamit’e yakın olmasından dolayı hamallar İttihadçılara isyan edebilirdi. Burada hamalların bölücülük gibi bir derdi yoktu; olsa olsa Abdulhamitçilere kanıp İttihadçılara isyan etme ihtimali vardı. Nitekim bundan sekiz ay sonra Divan-ı Harp, Mahkemede: Sen Kürtlerle ilgilenmişsin. Acaba senin niyetin bölücülük müdür, gibi bir ithama karşı Saîdê Kurdî şöyle cevap veriyor:

“ÜÇÜNCÜ CİNAYET: İstanbul'da yirmibine yakın Kürdler, hammal ve gafil ve safdil olduklarından müstebidlerin onları iğfal ile Kürd kavmini lekedar etmelerinden korktum. Kürdlerin umûm yerlerini ve kahvelerini gez­dim. Geçen sene anlayacakları bir tarikle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde:

İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve Şeriattır. Padi­şah, ne vakit Peygamberimizin (a.s.m.) emrine İtaat etse ve yoluna gitse ha­lifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa zulüm edenler, padişah da olsa hay­duttur.

Bizim düşmanımız: Cehalet ve zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana kar­şı cihad edeceğiz; san'at, ma'rifet ve ittifak silahıyla... Amma, komşuları­mız ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevkeden Ermenilerle kemal-i memnuni­yetle dost olup elele vereceğiz.  Zira, husûmette fenalık var. Husûmete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine karışmayacağız. Zira, hikmet-i hükümeti bilmiyoruz. Hammallar Avusturya'ya karşı -benim gibi umûm Avrupa'ya- boykotajları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketleri bu nasihatların te'sîriyle olmuştur. Padişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmek ve boykotajla Avusturya'ya karşı harb-i iktisadi açmaya sebebiyet verdiğimden demek cinayet ettim.” ( İki mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi Yahut Divan-ı Harb-i örfi ve Said-i Kürdi)

Ahmet Akgündüz’ün metni:

Sayfa:452: “İstanbul’da yirmi bine yakın hemşerilerimi, -hamal ve gafil ve safdil olduklarından- bazı particiler onları iğfal ile Vilâyât-ı Şarkıyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları surette Meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde:

“İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna girse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı; san’at, marifet, ittifak silahıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımız olan Ermenilerle dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmeti’n (o günün İttihadçılar Hükumetinin) işine karışmayacağız. Zira hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz…”

İşte o hamalların, Avusturya’ya karşı –benim gibi bütün Avrupa’ya karşı boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda akılana hareketlerinde bu nasihatin tesiri olmuştur. Padişah’a karşı irtibatlarını ta’dil etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb-i iktisadî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belaya düştüm. (Dipnot:  Tarihçe-i Hayat sh.64 Bediüzzaman’a zürafadan biri bir gün, irfanıyla mütenasip bir esvap giymesi lüzumundan bahseder. Müşarünileyh de: “Siz, Avusturya’ya güya boykot yapıyorsunuz, hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise, bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum, onun için yalnız memleketimin maddi ve manevi mamulâtını giyiyorum” buyurmuştur.)

İşte meselenin aslı ve neticesi bu iken; Ahmed Akgündüz; hem metnin orijinali tahrif ediyor, ( bold yapılan kısımlara dikkat) hem de bu olayı şöyle tersinden göstermiştir:

Sayfa 452:  “5.2.5 Bediüzzaman’ın Ayrılık Hevesinde Olan Kürdlere ve İsyan Eden Hamallara Yaptığı Birlik ve Beraberlik Tavsiyeleri: Avusturya Mallarını Boykot Meselesi.

Ekim 1908’de İstanbul’da yirmi bine yakın hamal bulunuyordu. Hüseyin Câhid gibi yazarların tahrikleriyle Avusturya’dan gelen mallara karşı boykot başlatılmıştı. Başta bazı İttihad ve Terakkiciler olmak üzere, herkes camilerde, evlerde ve dükkânlarda Avusturya mallarını almamaları için tahrik ediliyordu. (H. C. Yalçın, Siyasal Anılar, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2006, sh. 35-36.) Şarklı olan bu kimselerin saflıklarından istifade eden bir takım particiler hem onları iğfal etmek, hem de Şark Vilayetleri’ni lekelemek için hamalları kışkırtıyorlardı. Bütün hamallar İstanbul’da büyük bir karışıklığa ve keşmekeşe meydan vermişlerdi. 5 Aralık 1908’de yayınlanan Kürt Terakki ve Te’avün Gazetesi meseleyi iktisadî bir savaş olarak vasıflandırıyordu. Bediüzzaman ise, bu boykotu haklı görmesine rağmen asayişin bozmasına razı değildi:”

Sayfa  453: Boykotajın devamı ve Abdülhamitçi grupların Kürtleri Meşrutiyete karşı tahrik etmemeleri için söylenilen bu yazı ve bu olay tersten okunmuş.. İstanbul’da Bulunan Kürtlere Edilen Telkinat ismindeki Asar-ı Bediiyyede yayınlanmış bir makale, bu boykotaj yazısının aslıdır, diye gösterilmiştir. Hâlbuki Kürtlere Edilen Telkinat başlıklı yazı, İki Mekteb-i Musibette anlatılan olaylardan farklı şeyleri anlatıyor. Onda boykotaj bahsi hiç geçmiyor. İki Mekteb-i Musibette anlatılan yazıda ise boykotaj bahsi var. Telkinat yazısı, büyük bir ihtimal ile Meşrutiyetin başında (Temmuz-Ağustos) yazılmıştır ve o günlerde gazetede yayınlanmıştır. Boykotaj meselesi ise Aralıkta olmuştur.

Ahmed AKgündüz, 126. dipnotta yazının aslı diye gösterdiği Telkinat makalesinin tarihini ve kaynağını, el yazma Nutuk, 1907 olarak gösteriyor. Bu ise Hürriyetin ilanı olan 24. 7. 1908’den öncedir ki bu da yanlıştır. Çünkü Hürriyetten önce Saîdê Kurdî’nin Nutuk diye bir kitabı yoktur. Ve bu tarih, sayfa 452’de verilen boykotaj olayının tarihinden yani 5 Aralık 1908’den de çok öncedir.

Gördüğünüz gibi Akgündüz metinleri, kendinden menkul ve usûlsüzlüğünün hangi noktadan itibaren ahlaksızlığa dönüştüğüdür, usûlsüzlük bilmeksizin yapılıyorsa derecesinde kalabilir, şayet bilinerek yapılıyorsa ve bir tabiat, huy, karakter, halini almışsa ahlaksızlık derecesine yükselir. Tabi buna karar verecek olan yine bizzat bu usûlsüzlük içinde bulunanlardır. Evet, ilim yapar gibi görünenler servetin şöhretin kapısında bekleşirler.

Hüseyin Siyabend Aytemür
Email: huseynsiyabend@gmail.com


Popüler tarihin efendisi; Akgündüz metinleri (1)

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89